Salı, Ekim 06, 2009

Körebe...

>>>>Ev de geçirdim bütün bir günü...içinde..içimde, ruhumu çağıran bir şeyler var..gördüm yine..Penceremin açık kalan..o ucundan, o küçücük köşesinden..uzanıyor ellerim, beni karanlığa gömen, Anadolu nun motiflerle bezenmiş geçmişine..tutunuyorum o bez parçasına..nasılsa misafirim bu şehirde..gitti gidecek, bitecek bu geçmişim....bakınıp gidişine, kucakladım onu sevgiyle..ışıldadı gözlerim..gövdeme sıkışmış atışlarım.. dışarıya çıkarmak istiyorum..çıkarmak istiyorum sınırlarımdan.. onu yakalamak.. eskiden olduğu gibi.. onu bahtsız kaderinden kurtaramadan........ kızılına bürümüş.. Sokaklar.. evine kaçışan; gencecik, ürkek bedenler.. Soluk bir gökyüzü.. bastırılmış o karanlık.. maviye bulanmış bir fırça darbesiyle, geceyi seriyor üzerimize.. gidiyorum.. pedalı dibinde, son sürat.. sağıma almışım yeşilleri.. meşeler.. henüz soldurmadan sonbahar, nasılda mağrur.. işte! dolunay da göründü.... tüm güzelliği ile önümde.. Kesikli beyaz çizgileri kaydırıyorum altımdan.. kurumuş solgun bir yaprak.. çınar yaprağı.. kuş misali süzülerek, meydan okuyor gidişime.. camıma yapışıyor var gücüyle.. üzerimde gezinerek , bırakıyor beni kendi halime.......

Hasankeyif, Batman, 2009 ; © TOA

>>>>Dolunay en güzel yansımasıdır; karanlıkta sakladığımız her bir şeyin..Dolduranay bir anlam katar.. karanlığından korktuğumuz “gecenin bile sevilebilecek bir yanı vardır” der adeta.. Onun ışığına güvenir, başımızı çıkarırız deliğinden.. geceye.. ürkek ama meraklı.. karanlık ve korku çölünde bir vahadır; dolunay... Onda; bir şeyin yokluğunu anlatan, bir değer olmanın hüznü vardır.. Ben; dolunayın yüzünde, kızgın ve ağlayan bir kadın yüzü görürüm.. herkes kendine dair birini görür bence, onun yansıttığı aydınlık gecede.. Dolunay ayrıca bir yansımasıdır, onun yokluğunun.. Anlamının içinde bile onu taşırcasına..

Hasankeyif 2, Batman, 2009; © TOA

>>>>Güneş.... hayatımızın enerjisi.. hayatımızın temel taşı; tıpkı..!....... nasıl aydınlanır insan.. nasılda karşılıksızdır paylaşılan.. sonsuza kadar.. onun gözünün içine dahi bakamasak ta.. o her seferinde nasıl kucaklar bizi doğrudan.. sımsıcak..... cevapsız gidişine.. ondan uzak kalışımızı.. nasılda sorgulayamayız artık!.. nasılda bir parçasıyızdır... ne eksik kalan ne de içinden.. onunla tamamlanır anlam.. bütüne ulaşmak istercesine...... aslında unuturuz.. yok bile sayabiliriz, nasılsa hep orada diye.. Karanlık olmasa ne anlamı vardır aydınlığın.. Yine de bilir korkularımızı.. yokluğunda yansıması ile görünür düşlerimize.. bizde onun karşılıksız bu verişinde, yansımasını görürüz benliğimizin...... Kayıtsızlığımızı.....sorgularız!.. nedenlerimiz vardır elbet..... O karanlıkların içine gömülürken.. aldanırız.. unuturuz gidişini, dalarız onun güzelliğine.. gerçekdışı korkularımızın gölgesinde....... düşünmemek en güzelidir belki de.. savunmalarımızı örmemek için aramıza.. bilmemek en güzelidir belki de.. bilmeyenlere..... bilmeyenlere; güneşin yansıması bir tesellidir... halbuki çoğumuzda bilmeyiz ya!........ Bilmeyiz; düşünmeden, korkusuzca gövdemizi çıplaklığı ile açtıktan sonra.. gözümüzün içine, içimizdeki gerçek anlamları yerleştirdikçe.. karşılıksız sevebildikçe .....!. ne kolaydır sevilebilmek..... kaçarız... kabullenemeyiz korkularımızı.. korkunun üzerine gitmek korkmadığını göstermez ki!..... gerçeği yaşamak, olacakları düşünmemek ve olabilmek.. içten ve sade... sevebilmek; güneşe doğrudan bakabilmek gibidir.. Hayatı gerçekçi yaşayabilmek ve sevebilmek bir cesaret işidir....!...

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Fayda

>>>>Geçen haftasonu Istanbul daydım..özledikleri ve gözledikleri arasında bocalayan biriydim istanbulda ben..Barbaros parkında boğaza nazır oturup, kuşların arasında elimdeki dergiyi okurken sorguladım durdum..yerimi ve varlığımı..

Süryani Düğünü 1, Adıyaman, 2009 ; © TOA

>>>>Öğrencilik yıllarım..Universiteye yeni başlamış toy bir gencim..heyecanla ve gönlümce yaşadıklarım..İçinde bulunduğum tüm koşulları zaman içerisinde aşabilen ben, çok rahatta adapte olurdum şartlara..Ucundan yakalamak var ya hayatı tam elinden çıkıp gidiyor derken..ve sarılmak uzun zamandır kaybedilmiş bir değeri bulmuşcasına..İnsanlara kattığım kadar mutlu idim..Vermenin değerini en çok kaybetmeye başladığım o anlarda öğrenmiştim..Ne vardı ki zaten elimde....Değerler, sevgim ya da güvendiklerim..verdiklerim..insanca ve karşılık beklemeksizin..

Süryani Düğünü 2, Adıyaman, 2009 ; © TOA

>>>>Yoğun bir günün gecesi yatağımda uyumaya çalışıyordum..çalışıyordum..herzaman ki gibi kalabalıktı evimiz.. Zaten beş kişi kalırdık o evde.. Birde kız arkadaşlarımız, gürültü ve curcuna....Gece sıkıcı geçmiş olsa gerek, tepeme dikildiler.. kalk ne uyuyorsun türünden tacizler başlamıştı çoktan.."Canımız sıkıldı ne yapsak" diyorlardı boyuna..Sırtımı yatağın içinde bezgin bi şekilde arkadaşlarıma döndükçe..

Süryani Düğünü 2, Adıyaman, 2009 ; © TOA

>>>>Universite de Evden sıkça dışarı çıkar, dolanırdık..O zamanlar ne internet ne cep telefonları var.. Sohbetlerimiz daha bir candan ve içtendi sanki...Cumhuriyet caddesinde -ki biz ona mecburiyet caddesi de derdik- gezerdik arkadaşlarımızla..... Cadde şık ve göz alıcı mağazalarla doluydu..Tüm o mağazaların arasında ufak bir büfe dikkatimi çekerdi hep.. Camları öyle kirli ve dergi düzeni o kadar bozuktu ki!.. Camlar; arkasında ki dergilerin yazıları okunamayacak derecede çamurlu idi... o büfenin önünden her geçişimde, o büfeyi ne kadar daha iyi işletebileceğimi düşünüp dururdum..

Süryani Düğünü 2, Adıyaman, 2009 ; © TOA

>>>>Yatağımda üzerime arkadaşlarım çıkmış, tepinip, beni itip kakarken, "haydi ne yapalım canımız sıkıldı '...........' uyuma da bişeyler düşün" derlerken.. aklıma geldi, o büfe.. Durumu anlattım.. Ve neden o adamın dükkanına gidip pencerelerini temizlemiyoruz? diye sordum... Mevsimlerden kıştı ve dışarıda kar yağıyordu.. O an için canı sıkılan ve dışarı çıkmak için belki de bahaneler arayan arkadaşlarım bu fikre öyle sıkı sarıldılar ki.. Hemen evin içinde eski gazeteleri toplamaya ve cam sil ve çekçek leri ayarlamaya koyulmuşlardı.. Pijamalarımızın üzerine giydiğimiz parkalarımız ve temizlik malzemeleri ile çok geçmeden sokaklarda yürüyorduk.. Lapa lapa yağan karın altında.. Büfenin önüne geldiğimizde, yanımızda yavaşlayan ve bizi gözetleyen ekip arabasını atlattıktan sonra iş e koyulduk.. Uzaktan bizi izleyen arkadaşlarımız karların üzerinde yuvarlanıyorladı, gülerek.. Gecenin 4 ünde büfenin bütün camlarını ve alüminyum çerçevelerini tertemiz yapmıştık.. Tabi ki sabahta ilk işimiz, dükkanı açan sahibini, memnuniyetini görmeye gitmek olmalıydı.. Uyandırdım herkesi.. Açıkçası daha önce büfenin sahibini hiç görmemiştim.. Gittiğimizde çoktan açılmıştı büfe... İçeride yaşlı, kirli sakallı bir adam oturuyordu.. Süzgün, durgun ve mutsuz görünüyordu.. Dayanamadım, büfeye daldım.. bişeyler almak için.. O an büfenin içindeki alkolün kokusu burnumun direğini kırdı geçirdi.. Sonradan öğrendim; alkolik o adamın, dükkanında gizlice içki içtiğini.....

Perşembe, Nisan 09, 2009

Sağlama

>>>>Her gün genellikle aynı yoldan gidiyorum işime.. iş bir metronomun cubuk sarkacının ucunda salınan beni, götürüp getiriyor aynı tempoda... yolda.. aynı yerde açıp dinlediğim o, "Don’tGo" şarkısı... bilerek alınan yol.. yadsımak.. düşündüm de bilipte yapamamak, yapıpta neden yaptığını bilmemekten daha kötüdür.. böyle bir düşüncedir bazen ayaklandıran duyguları..

Tepeköy Kedileri-3 , Gökçeada, 2008 ; © TOA

>>>>Orada; Bir kadın kıvraklığında sarmalanır düş, düşüncenizin üretildiği her bir hücrenize.. Aslında hep yalnızdır insan.. tek başınadır.. Yaşamaksa Tutku ve ter içinde olmalıdır da!....... Tekrarlanan o yolculuksa bir düş ya da içine sürüklendiğimiz ıssız bir mağara.... Aracımın içinde her sabah.. o kaybolduğum mağaranın içinde.. Camlarda ki damlalar, izlerini bırakırken yüreğime yağmurun.. yaralar açarak süzülürken yollarda.. Arabamın, o cam fanusun, dışındakine dalarım.... her sabah ki gibi.. Değişim; önce sorgulayarak başlar ya!.. Aslında; Her sabah kendimle baş başa kaldığım o yolculuk, bir hakediş.. bir sağlamasıdır hayatımın..

Sufle

>>>>Nasılda geçmiş zaman..Nasılda yığılmış içime..toparlanmayı bekleyen huysuz bir kadının evi gibi.. bakınıyorum uzaklardan sokulup yardımcı olmaya çekinircesine...Yığıntıların arasında bunalmış bir anlatıcı..Sevimli bir hikayenin ya da bir filmin arka sesinde..fısıltısında.. mırıldanarak...

Tepeköy Kedileri-1 , Gökçeada, 2008 ; © TOA

>>>>Fırsat bilmistim bozulan ayarlarımı..bağlanamayan hantal masaüstümü.. düzeltmedim arızasını.. fırsat bildim, dışarıyı benden uzak kılan sanal bağ arızalarımı... Bilgisayarının dibine ilişkilendirilmiş, dışsal özentili sosyapat ı uzaklaştırmak istedim oradan.... anladım sonunda, korkularımın nelere sarıldığını.. kaçışımı.. anladım 4 köşe ve bir düzleme sığdırılmaya çalışılanı...modern hayatın karagöz sahnesinden aklımıza istemsizce süzülen gereksizlikleri...uzak kalmak istedim..sunulan basitliği köşesinde yalnız bırakarak..

Tepeköy Kedileri-2 , Gökçeada, 2008 ; © TOA

>>>>Anlatacaklarını dimağına dolduran uslanmaz bir anlatıcı olmalıydım..süzülmeliydi kelimeler yaşadıklarımın dikleşmiş keskin kayalarının üzerinde ki yemyeşil yosunların üzerinden süzülen kar suyu gibi...yaşanmış..arınmış....damıtılarak ulaşmalıydı sözcükler....köpüklü sulara dalan çılgın kadınlar kadar saf ve duru... içten ve heyecanla..Yalın hikayelerin köşesinden yeniden seslenmeli biri..izleyerek..bir suflör gibi..

Pazar, Mart 08, 2009

Issızlık ve ...

>>>>Sabah yatağımda uzanıyorum.. Sisli ve karamsar bir gün.. loş bir sabah..... Akşamdan kalma içkili ve yorgun bedenim dolanıyor dört bir yanına yorganımın.. Güneşin soluk nefesi dokunuyor.. dokunuyor parmaklarım yapışık perdelerini henüz açamamış düşlerime.. aklımda bir kadın..geçmiş günlerde o zamanlar ilk kez görüşmeye gittiğim.. hoş bir kadın..

Ürkek Merak , Kaz dağları, 2008 ; © TOA

>>>>Yine aynı gün... Bugün... Yetişmeye çalışıyorum koşturarak.. Kadıköy de.. Hani şu durakların, Haldun Taner sahnesinin olduğu yerlerdeyim.. Yine günlerden Pazar.. Kim bilir kaç yıl önce.. İşte! onu görmeye gidiyorum, Beşiktaş a.. Heyecanla.... Erken saatler, Kadıköy ün ıssızlığı.. Sakinliği.. Kalabalıklardan arındırılmış bir boşluk......... Yalnızlığından, gizlenmişliğinden arınmıştır terkedilmiş diyarlarda insan.. O boşluk; aslı kalabalık, boşaltılmış diyarlarda çırılçıplak hissetmek gibidir.. Davranışlarının ve görünümünün anlamını birden yitirmesi gibidir; ıssız bir yerde kalmak.. Gerekliliklerini, içine kapatıldığın şekilciliğini, daha net sorgular insan... Yaptıklarımızın yüzde kaçı başkalarının etkileri ile şekilleniyor?.. kim bilir!.. Hep bildiğin kalabalıkların içinde kaybolduğun bir yeri, boş ve ıssız görmek ayrı bir heyecan.. Arındırılmış ve senin keşfine sunulmuş gibidir dünya; o an.. Geceleri bomboş sokaklarda, ıslık çalarak yürümek gibi.. belki de ürkütücü olmayan garip bir heyecanı içinde yeşertmek..yeniden büyütmek..bu yüzden..özgür gibi hissedersin, kimselerin bilmediğini düşünerek..O zaman görebilir ancak bir insan.. kim için, kimler için değiştiğini.. aynada ki gerçek yansımasını.. Dedim ya! ayrı bir çıplaklık halidir; ıssızlık.. Beklemediğim bir anda ıssızlığın ortasında tek başınaydım işte.. Şaşkın ve heyecanlı....

Medeniyetin beşiğinde kadın olmak-1, Assos , 2008 ; © TOA

>>>>Tüm yollar kapatılmıştı.. Bariyerlerin yanından sıyrılarak daldım boş sokaklara...aklımda sevgilim..geçireceğim günün özlemi..yağmurlu o havaya rağmen keyifliyim.. Çizgilerden adımlarımı uzaklaştırmadan yürüyorum yolun göbeğinden (aslında geceleri de severim bomboş caddeleri, ortasından boylu boyunca kat etmeyi)..... Sevgilimin özgürce, yanımda istediğini diyebildiği, yapabildiği ve sanki bir ıssız ada olan yolun ortasında öpüştüğümüzü düşündüm.. İstediğimiz tutkuyu yakalayabilecek çıplaklığımızı ve özgürlüğümüzü düşledim.. insanların, görüşlerinin üzerimize binmediği, keyifli o boşluğu düşledim... kendindenliği ve içtenliği....... O ada yı yaratabilir miydi ki!.. kalabalıkların içinde kaybolmuş insanlık......... birden.....pusların içinde bir kalabalık gördüm; o sevgiliyi düşlerken.. bir gürültü koptu sonrasında... bağrışmalar.. ellerinde kırmızı bayraklar.. boyunlarında fularlar.. bir eylem bir gösteri !.... düş bitmişti.. Caddeyi boşalttım kalabalıkların doldurması için..

Medeniyetin beşiğinde kadın olmak-2, Assos , 2008 ; © TOA

>>>>
Çoğunluğu, ön safları doldurmuş erkeklerin oluşturduğu, bir grup geliyordu “Kadınlar günü” nü kutlamak için.. Nereye ulaşmak istediklerini bilmeyenlere, istediğim kadına ulaşmak için; bırakarak ayrıldım o ada dan.. Haklarını erkeklerin aradığı, edilgen bir kadın toplumunun sorunlarının neden çözülemediğini ve belki de daha bir çok şeyi ben ilk kez o gün anladım..

Çarşamba, Aralık 17, 2008

Uzak Kuşlara

>>>>İstanbul a dolaşmıştım.. Asmalı mescit te günün yorgunluğu.. Deminde bir çay.. harmanlanmış önümde.. bir dergi yi okuyorum usulca.. serin bir akşam.. kaşkolum dolanmış boyunuma.. boynu bükük okuma eğilimim.. alınmış dergilerim.. Cumartesi kalabalıkları .. doluşuyorlar arka sokaklara.. Arkadaşlarım geldi, gelecek.. kalabalıkların arasında o tabureye tünemiş, gürültüden izole bir okurken ben.. orada bir şiir etkilemişti beni.. döndüğümde evime, izin almak için araştırdım netten.. bulamadım.. yine de affına sığınarak bilmediğim o bayanın, şiirini aktarmak, paylaşmak istedim..
- ve bazen kanadığında açmıyor
gri dil harfleri, susamak yazılara-
.
aramızda ensesi kalın kış aşılmazı
haberlere göre bu ağır bir gölgelenme
günün göğüs acıkmışlığında
(s)açlarında kırlaşmış mavi süt örtüsü
ya körebe oynuyor demirden tok kanatları
ya da ışıklar tek ayaklı zindanda asık suratlı
gök dilini öğrenemeyen öğretilmen
hürlük Türkçe' ye kaçak yabancı
-oysa ılık bir yağmur üstü üşüşmesi
yeşertirdi üzünçlü yüz öpmelerini-
çizgileri (ç)alınmış göğün üstü yasak
altı kekeme papatya korkusu
neye aç(ıl)sak, ağzımızda hep o boşluk
gözlerimiz orda bir köy arama yorgunu
.

Pazar, Aralık 14, 2008

Çıplak

>>>>Güneşli bir İstanbul sabahı.. ayrılıyorum, o en sevdiğim kentten.. Durakları sıralıyoruz denizin kıyısında.. Sahil boyunda.. Deniz kıpır kıpır.. neşeli, güleç insanlar.. sahil boyunca deniz.. güneş kırılıyor üzerinden yüzüme sımsıcak.. kıyı boyunca denizde rastgele serpilmiş kum kosterleri.. kasketi başında, tek başına.. yalnız balıkçı.. eşofmanlarına bürünmüş, orta yaş kadınları.. koşarcasına yürüyorlar.. yürüyorlar; engellenmiş bir halde.. yürüyorlar; her an koşmaya hazır.. olgunluğunun doruklarında o tutku dolu kadınlar.. ışıldıyor gün.. Güneş.. hani kimse direkt bakmazdı.. kim demiş?.. dik dik bakıyorum adaların insafına sığınarak.. Bisikletinin sırtında, pedallara asılan bir 60 lık.. yıllara meydan okuyor tek başına..... Tek bir kadın.. Erkenden sarılmış koca kollarına.. özlem ve romantizm.. sokulgan.. İlgiye perhizi ne zamandır, kimbilir..

Örtünmek, Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Yol a koyuldum bu sabah, sahil boyunca durakları sıraya koyarak.... Dilimde 77 lerden kalma bir şarkı.. mırıldanıyorum.. önümde oturan 18 lik kız, yan dönmüş, göz ucuyla süzüyor beni.. Kat kat giyinmişim.. daha bu sabah terleyebilirim diyordum.. içim ısınıyor.. kat kat soyunuyorum fazlalıklarımdam.. soyunmak istiyorum delicesine.. kocaman bir AMA ile aralanıyor, bahanelerime açılan o kapı.. İşte! böyle örtünüyorum, zamanı geldiginde.. işte böyle! hala altında saklıyorum, düşlerimdekinin bile bilmediği bir çok şeyi.. belki de bahane ederek başkalarını, gizleniyorum kendimden.. Açılabilirdim.. biliyorum! gerçekliğimi, dürüstlüğümü sevmeyen bir ben değildim!.. karşılık beklemek ise anlamsızdı.. kendiliğinden gelişmedi.. bir kadının en yalın halini nasıl da isteyebilirdim.. öğrendim ki! istemek bile ne zordur.......... Derler ki ben çıplak geldim, çıplak gidecegim.. belki de ben hep böyleydim.. ne doğumum ne ölümüm.. yanıma doldursam da şu kalabalıkları.. biliyorum!.. kabullenmeseler de bu beni.. En çıplak anlamı ile tek başıma geçecek hayatım..

Salı, Aralık 02, 2008

Issız adam

>>>>Çağan ırmak ın "Issız Adam" filmine gittim bu gece.. Düşünceliyim.. sıcak bir şeyler söyledim kendime.. Loş ışıklarla kuşatılmış, kimsesiz evimin en kör köşesinde.. yudumluyorum.. yutkunuyorum geçmişimi.. sözlerimi.... düşlüyorum.. yakınlaştırmadıklarımı.. Daha başlamadan bitirdiklerimi.. Değerini bilemediklerimi.. Sorguluyorum.. Düşünüyorum.. Başka başka sehirlere kaçırdıkça kendimi.. uzaklaşırım sandığımı.. unutamıyorum.. kalabalıkların içinde gömülerek, kaybettirmeye çalıştığım benliğimi.. bugün bir film sarmaladı beni sürükledi içine.. kurtulamıyorum..

Doğayla başbaşa; Uludaz zirvesi, K.Maraş, 2008 ; © Mervan K.

Pazartesi, Aralık 01, 2008

Kurallar

>>>>Perdelerim açık yatarım her gece.. Geceden dolunay konuk olur bazen yatak odama..yıldızlar da eşlik eder göz kırparcasına.. Sabahları ise evimin önündeki yeşil tepenin üzerinden doğar güneş.. Gün e heyecan katar parkın ardındaki kızıl.. Gün umut olur ışıldar.. Binaların bütün gece aydan tutsak, buz tutmuş asık duvarlarına, gülümser sımsıcak.. Yatağında gerinirim, ilk güneşin kızıllığı yatağıma düşünce.. seyrini severim.. düşünceliydim çoğu kasım sabahı..

Terkedilmiş Rum köyü ; Gökçeada, 2008 ; © TOA

>>>> İşte geceden kalma bir sabah.. benzer bir tavır da ki ben.. haftanın başı.. yılın son ayı.. Aralığın başı.. Eksik kalan işlerin devredilme korkusu.. bütün bir yılı sorguladığın ve acaba ları kurguladığın hüzün ve umudun aynı çatıda birleştiği ara bir ay.. Aralık.. Evden koşturarak çıkıyorum.. ışıldayan güneşin aksine ürpertici bir soğuk süzülüyor sinsice elbiselerimden içeri.. Aracımın kliması daha ısıtamadan içeriyi.. buğulu pencerelerim.. dışarıda pek te erkenden beresine burunmuş belki sıcak kanlı insanlara bakıyorum.. Yalancı bir güneş kamaştırıyor gözlerimi.. Bir arabanın peşine takılmışken; dalgınlık bu ya!.. kaçırıyorum kırmızı ışığı.. Tesadüf bu ya!.. Işıklarda bekleyen polis, kıvrak bir büyücünün el hareketi ile geri çekiyor koca arabamı yaya geçidinin ardına.. ışıklara ve polisin müdahalesine takılıyor hayatım.. Pazartesilerini sorgulayan kafam.. Dalgın.. aralanmış penceremin ötesinde ki polisin sesi, uzaktan ve anlamsız.. Gereksiz bir uğultu var sanki kulaklarımda.. “efendim”, “ruhsatını ve ehliyetini ver ve sağa çek!” diyor kabaca.. Kibarlık mı? hem de pazartesi!.. hiç sanmıyorum.. Isınmaya henüz ikna olmuş aracımını terkediyor buğulu nefesim.. ürperiyorum bir kez daha.. Polisin yanında dikilirken düşünceliyim.. "Neden durmadın" diyor memur bey, "görmedim".. tepkilerim ve yanıtım.. hiç te beklediği gibi değil! sanırım.. kuralların uygulanmasına, uygulayıcalara olan desteğimi; menfaatlerime ters düşüyor diye, birden çekecek halim elbette yok.. ceza kesmesin diye savunmam, yalvaramam da.. hatalıyım evet!.. kurallar uygulanmalı ki! yaşam kalitemiz artsın.. uygulasın ki bana, başkalarına da uygulayabilsin.. benimle havadan sudan konuşmak istiyor memur bey!.. tepkisizliğim, kısa cevaplarımda saklı.. merakını kamçılıyor belki.. kuralları uygulamasına karşı çıkmadım diye de ahbap olmaya da hiç niyetim yok.. Telsizi dinlemeye koyuluyorum bende memur beyin.... bir radyo spikerinin kıvrak konuşması ile telsiz çınlıyor..”Günaydın arkadaşlar, bugün 1 Aralık 2008.. Kuralları uygulamaya özen gösterelim.. Kanunların bize tanımış olduğu haklara dayanarak ceza kesiyoruz bunu unutmayalım......”.. kanun koyucular.. kurallar.. yürütücüler.. düşünüyorum telsiz den kulağıma süzülen kelimeleri.. kurallara uymaya kendini adamış beni ve belki de doğruları için, için için güdülerini kısırlaştıran beni.. düşünüyorum.. kuralların yarattığı insanı.. süslü beşiklerin içine tutkularımızdan arınarak, hapis oluşumuzu.. tepkisizliğimi..

Arabalı vapurun yaramazı; Gökçeada, 2008 ; © TOA

>>>>Kelimeler etksini kaybederek adeta süzülüyor kulaklarıma.. garip bir şive ile yutuluyor harfler.. Bakıyorum memur beyimin yüzüne anlamsız ve ifadesiz.. Anlamıyorum.. Yavaşça ve sağırmışım gibi bağırarak yineliyor "Dikkat et! olmasın bir daha".. Kafamı sallayarak onaylıyorum sistemi.. Evraklarımı kuşanıp, geç kaldığım işime kırıyorum direksiyonumu..

Çarşamba, Ekim 29, 2008

"I have a ..."

>>>>Bulunduğum yere bakıyorum da..... Neleri kaçırmışım.. Neleri, elimin tersi ile uzaklaştırmışım kendimden.. şöyle bir bakıyorum da.. Şikayet etmeye hiç mi hiç hakkım yok.. Olamadıklarımı, yapamadıklarımı sorguladığımda hep geçmiş ve geçmişe dair seçimlerim çıkıyor karşıma.. Seçimlerim, sonuçları ve bugün.. yol ayrımları.. yön verişlerim.. bugün ve bitmeyen beklentilerim.. Aslında şöyle bir bakıyorum da bugün her şey gayet güzel..

Tepeköy; Gökçeada, 2008 ; © TOA

>>>>Bugün ben elli yaşındayım.. İstediklerimin çoğu elimde.. İstanbul da seçkin bir muhitte mütevazı bir evim, bir ailem ve 17 yaşında bir kızım var.. yıllardır geziyorum köşe bucak.. Once ülkemi tanımak istedim.. tanımak istedim insanlarımızı.. gezindim bir uçtan bir uc a.. hep kafamda yurt dışına çıkma isteği vardı.. İlk olarak Avrupa’ya gittim, uzun bir bekleyişten sonra.. çok eskiden beri istiyordum ya!.. gerçi şimdiki kadar kolay değildi o zamanlar.. neyse.. işte yurtdışı turlarından birinde bir kadın belirdi.. girdi hayatıma bir köşesinden.. etkilenmiştim.. ilgisinden.. sonsuz olduğuna inandığım sevgisinden... yalnızlığıma ustaca, o hassas dokunuşlarından.. Sonrası tevekkeli ürküyorduk, malum tavsiyeler bir çatı altına soktu bizi.. Kızımız oluncaya kadar sanki tam değil, her an bitecekmiş gibiydi evliliğimiz.. Kızımın annesi.. eşim; canım karım hep bir toparlayıcı oldu bize.. Çalıştığımız, kazandığımız para ile yazlık almak isterken sevgili karıcığım, ben bir tekne alacağım diye direttim.. Her gördüğüne kapılan bir hayalperest mişim!.... Ama bugün 13m uzunluğunda tek direkli sailor tip bir yelkenlim var.. Çoğu zaman yaz tatillerde ayrılırız o yüzden.. Hala o 5 yıldızlı tatil köylerinde ne buluyor bilemiyorum.. ben mi?.. Teknemde tek başına uzanıp, sabah güneşimin üzerimi taramaya başlamasıyla erkenden uyanıp, arınıyorum dertlerimden.. Ve dalıyorum mavi sulara, tüm arınmışlığım ve duruluğum ile.. Keşke emekliliğim gelse ve yerleşsem tekneme açılsam enginlere sıkıldıkça.. Yüzmek mi? Elbette çok seviyorum.. Tıpkı tenis gibi.. Tenis i eşime biraz öğrettimse de biraz, bir türlü sevdiremedim.. Şarap ve balık en favori yemeklerim.. Şarap konusunda oldukça seçiciyim biliyorsun.. O özelliğimi de karıma borçluyum.. Gelirim ne iyi ne kötü.. birikimim yok denecek kadar az.. Kızımın bitmez tükenmez ihtiyaçlarını karşılayamasam da.. Halimiz hiç te fena sayılmaz.. Her zaman ulaşılacak istenilecek bir şeyler vardır tesellisi, eskisi kadar etkin olmasa da hala dilimde.. Tatmin olabilmek gerek birazda.. Kızım beni seviyor, hissediyorum.. Eşim ise ilk günkü gibi değil artık!.. Sanırım romantizm de zaman aşımına uğruyor.. Kaybolmasa da eriyor zamanla, su da şeker gibi.. Kızıma yaşadıklarımı anlatmak en büyük keyif aldığım şeylerden biri.. Ona anlattığım hikayelerim; gezinirken tanıştığım kişilerin, dinlediğim hikayelerinden oluşuyor genelde.. Bazen eski arkadaşlarım ile de buluşuyorum.. Bitirmediğim, unutamadığım, yılların eskitemediği arkadaşlarımı, arkadaşlıklarımı örnek alıyor kızım.. Umarım seninde böyle dostların olacak Erendil (kızım).. Yıllarca mırıldandığım, ürettiğim melodileri toparladım, bir CD ye doldurdum.. Sonunda!.. Sanatçı bir deha değilim hala belki ama uslanmaz bir Amatör üm, kendi minik dünyamda.. hobilerim ve yazmak.. Dinleyen dostlarım yazdıklarımın güzel olduğunu söylese de ben pek paylaşmıyorum hala kimselerle.. kendi halimde bir kütüphanem var.. Psikoloji yazılarını okumayı seviyorum.. Sayıca çokluğundan veya kalınlığından çok, aklımda bıraktığı kalıntılara bakarak değerlendiriyorum kitaplarımı.. en seçkinlerini seçip biriktiriyorum.. Erendil, senin için saklıyorum.. Bugün e kadar söylemedim gerçi.. Eski kafalıyım biliyorum artık kitapta neymiş diyebilir bana ama...!?... Buraya kadar nasıl geldim diye sorsalar bana, kısaca; “fazla zorlanmadım aslına bakarsanız..” diyebilirim.. Üstelik hırslanmadım da.. Ortalama bir insandım belki ama, zamana yaydım çoğu şeyi.. ne olmak istediğime takılmadım pek, elli yaşına varıncaya kadar.. genel olarak, nasıl biri olmak düşüncesiyle yoğurdum zamanımı..

Assos taki Seyyar Dede; Çanakkale, 2008 ; © TOA

>>>>Bugün kızımın doğum günü, nasıl kutlayacağız bakalım.. Bugün kızım 18 ini dolduruyor.. Yıllar çok çabuk geçti ve ben bugün kızıma, blogumda yirmi yıl önce yazdığım bu yazıyı armağan ediyorum..

Cuma, Ekim 10, 2008

Kayıp Ruh

>>>>Bir yolculuk bir düştü isteğim yalnızca..yollardayım yine.. istemesemde yine tek başıma.. gündüzleri gözlerim açık dalıyorum bulutların içine.. sürükleniyorum onlarla, derinlerden gelen "haydi!" seslerini duymazdan gelerek.. Tatilimden dönüş yolunda, Bergema da..

Pergamon Traianus Tapınağına; Bergama, 2008 ; © TOA

>>>> Traianus Tapınağına tırmanırken, yağmur döküldü tepeme.. bardaktan boşanırcasına.. durmak değil görmekti ya hedefim.. koyuldum tırmanarak, kaçışan turistlerin yanından sakince geçerek.. dolandım kalıntıların içinde.. Poseidon kızmış ya bana, çakıyor kaşlarını hala tepemde.. Ben Tepenin sırtlarına varınca da çıkardı kınından kılıçlarını.. Güneşi gördüm bir lahitin tepesinde dikilirken.. Düş yere ulaştı, umut doldu gönüller.. duruldu çiseleyen.. Bulutların karnını yararak, güzel günlerin haberi ulaştı Pergamon un üzerine.. Tapınağın sütunlarına dayanarak bakınıyorum.. Geçmişin çarşafa ve şaraba bulanmış insanları.. bulutların tüm güzelliklerini sırtlamışlar akıp geçiyorlar sanki üzerimden.. Akropol ün henüz kurumamış, yağmur kokan toprakları.. Bakınarak, derin bir iç çekmek de yaraşır ya bana...... ıslak çimen.. Tüm inadım, kabarmış koltuklarım ve ben dikliyorum hala.. Süzülürken her bir damla yağmurluğumdan aşağıya.. düşünüyorum benligimi ve tekligimi.. önemsiz yalnızlığımı.. Ama Poseidon bu! inatlaşmaya gelmez.. Birden düşürdü yıldırımlarından birini ötede bir yere.. Ardından bir is, bir bulut.. kapladı tepeyi boylu boyunca.. Göz görü görmez karanlığa bürününce her yer, saklanıp neden ürker insan.. neden sorgular.. neden düşünür yanında olmayanları.. neden bilmek ister her attığı adımın altındakini ve ötesindekini..... Yağmur incelmişti hızlanarak.. damlalar, rüzgara sırtını vererek saldırdı üzerime beni kurşuna dizer gibi.. Sığındım bir köşeye.. biliyorum; sabırlıyım.. Dinmesini bekliyorum.. İçime doluşan her bir ifade süzülürken yüzümden aşağıya.. bekliyorum.. asırlardır ayakta kalan, zamanın içinde sürüklenen.. yok olmayan, kaybolmayan bir tek ben miyim!.. Kaçmıyorum, bekliyorum.. biliyorum.. biliyorum çünkü; dağılıp gidince kederli bulutlarım göğümden, doğacak güneş bir beni kucaklayacak orada tek başıma.. gökkuşağından geçitleri önüme sererek..

Pergamon Akropol; Bergama, 2008 ; © TOA

Pazar, Ağustos 31, 2008

Halfeti

>>>>Arkadaşlarım gelmişti, Ankara dan.. haftasonu programı yaptık.. nereye gidiyoruz belli değil... düştük yollara sözüm ona, rehber benim.. altı üstü bir kez gitmişim öncesinde.. Halfetiye varıyoruz..

Halfetinin bir köyü; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Yaşlı bir amca vardı öz’ü sözü bir.. soruşturdum vardığımda.. illa ki o kişi olacak.. Zar zor buldum.. "Ne kadar a amcacığım" diyorum usulca yaklaşarak.. “sen beni buldun ya lafımı olur” diyor daha da çok yanıma sokularak..

Kaptanımız; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Yol boyunca, bildiğince anlatıyor tarihini bölgenin.. Baraj suyunun altında kalanı, hatıralarını.. O eski meyva bahçelerini.. Çocukluğunu.. Çocuklarının ayrılışını.. “Peki devlet iyi para vermedi mi size”.. “Oo! çok iyi paralar verdiler o zaman ki değerinin kat ve kat fazlasını verdi devlet bize”.. İlginç!?.... “trilyonlar alan oldu evladım”.. “-ee peki sonra”... “harcadılar.. biri , trilyonlar verdiler ona.. şu sürat motorlarından almıştı.. kaza geçirdi, sakat kaldı.. haydan gelen para, boş yere savurdular.. Kimsenin elinde doğru dürüst bir geliri kalmadı.. bize de tekne ile turist gelecek siz bunu organize edin dediler.. İşte görüyorsun tekneleri olanlar var, bekliyorlar.... ara sıra birileri geliyor işte!.. Rum kalesinde Yehova şahitlerinin Incillerden birini bir araya getirdikleri öne sürülüyor.. O zaman burası hac bölgesi olacakmış.. Umarım kazılardan o sonuç çıkar.. şimdi o haberi bekliyoruz..”... Durgun ve düşünceli idi kaptanımız.. fazla eskileri anlattırmak istemedim.. Konu zaten kendince sona erdi.. Göç e oğul veren terk edilen bir yer olmaya mahkumdu belki de Halfeti..

Rum Kalesinin surlarından Fırat; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Barajın serin suları ve boğucu sıcak.. Teknemizi, Rum kale nin surlarına yerleştirilmiş o eğreti iskeleye bağlayıp, tırmanmaya başlıyoruz.. 8 kapı dan geçerek girilen o kale; sular yükselince bir yarım ada olmuş.. Bakımsız ve dökülmüş..

Kaleye tırmanırken; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Kapıda kalenin işgal tarihi yazıyor.. Yok olmaya terk edilip vandallar tarafından adeta değersiz yığıntılar haline dönüştürülen tarihe canlı tanıklık yapıyoruz.. Dün yağmalanan, talan edilen yerler, Kaderin bir cilvesi mi desem, bugün için umut olmuş.. Ve çözüm olarak sahipleniliyor bölge insanları tarafından.. Öğrenme biçimlerimiz ve uygulamalarımız, hala çıkarlarımızla paralel maalesef.. Belki o zaman ancak sahiplenebiliyor, bizim diyebiliyoruz....

Teknenin Sultanları; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Kaleden indikten sonra dönüş yolunda Pancar motorlu takamızın burnunda elimi suya daldırıyorum.. Dışarıda muazzam bir sıcak.. Birecik barajının suyu.. O kadar soğuk ve masmavi... Dayanamıyorum.. Teknede arkadaşlarım, mayo mu araba da unutmuşum... Çıkarıp üstümü başımı.. Atlıyorum suya.. nasıl güzel bir duygu anlatamam.. Kemiklerime kadar irkiliyorum.. O sıcakta, serin sularda, dalıp çıkıyorum Fırat derinlerine.. Keyifliyim sevişir gibi.. Özgürlük; bu kadar doğal bir yerde içinden geldiğince yaşayabilmek.. Özgür olduğunu hissetmekse inanılmaz güzel bir duygu.. aslında çırılçıplak olmak isterdim ya!?.. Belki başka gün.....

Rum Kalesinde; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Bu eylül de yine Halfeti de her yıl ki fotoğraf günleri düzenlenecek.. Matları ve uyku tulumları ile Türkiye nin dört bir yanından fotoğrafçılar gelecek.. umuyorum.. Yolu buralara düşen herkese Halfeti yi görmelerini tavsiye ediyorum..

Pazar, Temmuz 20, 2008

Zanaatkarlar ve Eğitim

>>>>Antebin eski sokaklarında dolanırken, bir hattat ın dükkanına uğradım.. Dükkan boş, Hattat şehir dışına çıkmıştı.. 14 yaşındaki oğlu müşterileri karşılıyor, diğer kardeşleri satranç oynuyordu.. Hattat ın yazılarına bakıyorum.. “işler nasıl?”.. yolunda sayılmaz deniyor iyimser bi hava ile...

Eblehanın sokakları; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Babadan oğul a geçen o ince detaylar.. Ozlemle ve hayranlıkla yakın geçmişimizin seyrine daldığımız, son nefesinde zanaatkarlar.. işi bir ömür ve o soyları boyunca süregelen beceri.. Sorguluyorum.. köşe bucaklarda küçücük dükkanlara sığdırılanları.. düşünüyorum.. yok eden maddiyatçılığımızı.. Yok edişimizi tüm o nitelikleri hem de üç kuruşa.. Nicel ve tek düze yolculuğumuzu.. Üzülerek görüyorum.. Haraket kaynağı iken dişlilerin, onun bir parçası oluşumuzu.. İhtiyaç duyacağımız özleyeceğimiz bir çok şeyi..... Görüyorum; özveriyle buluşan o el emeğini ve unutulup kayboluşunu tozlu raflarda..

Minik Hattat; Gaziantep, 2008 ; © TOA

>>>>Eğitim*lerde; “Değişebilmek için; algılamak ve uygulamak yetmez; iç-selleştir-melisiniz!” diyen hocalara kulak kabartıp motive olmaya çalışıyordum!..... 0-6 yaş arasında öğrenme becerisinin bir çok şeyin temelini oluşturduğunu okudum geçenlerde.. küçük yaşlarda öğrenilen ve öğretilen bir çok konunun; ilerleme ve ustalaşmada çok büyük katkıları varmış.. bir davranışı bir olguyu içselleştirmek, küçük yaşlarda daha kolay.. Düşündüm de, farklılık yaratmaksa bir diğer hedefimiz.. Çıraklıktan yetişme insanların bu becerilerini sergileyebilecekleri alanları özveri ile koruyabiliriz.. Mekanikleşmeden el becerileri ile kotarılabilen artı değerler yaratabilmeliyiz.. destek olmalıyız.. hayır diyebilmeliyiz.. Gerekirse, maddi değerleri elimizin tersi ile itebilmeliyiz.. Durup bekleyebilmeli, yeri gelince vazgeçebilmeliyiz.. Ucuz olduğu için değil el emeği ve kaliteli olduğu için tercih edebilmeliyiz... Küçük yaşta hat sanatını öğrenmeye başlayan bir çocuğun sırf geçinemiyoruz düşüncesi ile başka hedeflere yönelmesinin önüne geçebiliriz.. Tüketimlerimizi sorgulayarak ve yöneterek istenmeyen gidişe gem vurabiliriz.. Mekanikleşmenin bir parçası olmaktansa, Genel e göre mantıksız bile olsa öz değerlerimiz için bir yerden -belki en baştan- başlayabilmeliyiz.. Satın alınabilen bir meta olmadığımızı önce kendimize ispatlayabilmeliyiz...

Cumartesi, Haziran 14, 2008

Aşık Gezgin

>>>>İşte bir akşam üstü çıkıyorum yine iş yerimden.. Şehrin dışında bir yerlerdeyim.. Tam çevre yoluna çıkacakken.. yol kenarında.. sırt çantalı biri.. çekiyor dikkatimi.. tek başına.. genç bir adam.. Capri si, kısacık saçları.. dövmeli omuzları.. kulağında küpeleri... Belli, değil buralardan.. Merakla durduruyorum arabamı.. “Merhaba Arkadaş, yolculuk nereye”... Konuşuyoruz... İstanbul lu imiş.. Bir gezgin..... Doğu Anadolu sınır kentleri ve ardından Karadeniz.. Oradan tüm kıyıları kat ederek İstanbul a dönecek bir gezgin.. “hoş bir güzergah”...... Yolculuk kimine göre bir kaçış.. fiziksel olarak kendinden asla uzaklaşamadığın bir varış.. kimine göre ise insanı ve doğayı tanımak için büyük bir deneyim.. yolculuk; kendini özgür hissettiğin garip bir ruhsal boyuttur kimine de göre.. özgün ve güçlüdür gezgin.. beklentileri yüksek değildir.. yeri geldiğinde “gölge etme....” diyebilecek kadar da felsefidir.. O yüzden dervişler tanrı misafiridir.. önemsenir Anadolu da.. Dervişlerden en sevdiğim ise Yunus Emre elbette..

Yedi deniz geçer isem

Yetmiş ırmak içer isem

Susuzluğum kanmaz benim

Dost şerbetiyle kanayım

>>>>>>>>>>>>>>

Al gider benden benliği

Doldur içime senliği

Gel, sen burada öldür beni

Gidip orada ölmeyeyim.

>>>>Belki hatırlanır; “hayat bir yolculuktur” deyişim.. An ların ne kadar da önemli olduğuna dair inanışım.. özgürlüğüme düşkünlüğüm.. ve bildiğimi söylediğim tüm o sözlerim.. iyi bir uygulayıcısı olamayışım.. belki bu yüzden kendime hayalperest deyişim.. ve o hüznüm..... Biliyorlar beni; tanıştığım, hayatımda yer edinmiş her bir kişi... ben erinmem iletişim kurmaktan.. Çünkü her bir insan; bir etki, bir iz dir hayatımızda.. Her bir insan; bir heykeltıraş ın bıçak darbeleri ile şekillendirir, detaylandırır o en kaba halimizi...... bir söz duyarsın ya bazen.. beklemediğin kişilerden.. o en umutsuz anında.. hayatında.. kurtulursun fazlalıklarından bir anda.......

Topkapi Sarayı; Istanbul, 2006 ; © TOA

>>>>Ortalama bir insan, hayatı boyunca 1800 kişi ile iletişim kurarmış.. öyle yazıyorlar.. ne kadar da az aslında... 1800 kişilik bir etki alanı içerisinde yaşıyoruz desenize.. işte o etkileşim ile yön veriyoruz bazen kararlarımıza.. Geçmişte söylenmiş, önemsediğimiz bir söz, istemsiz olarak çıkıyor yerinden... yargıları oluşturuyor.. çevremizde ki her bir şey etkiliyor bizi aslında.. doğru ve yanlışlarımız.. şekilleniyoruz işte....... Bence; artık kuvvetli ve yakın iletişim kurduklarımızın sayısı da azalıyor.. hatta şöyle de denilebilir.. kaliteli iletişim kurabildiklerimizin sayısı gittikçe azalıyor.. paylaşımlarımız daha kontrollü ama daha uzak.. daha gerçek dışı... belki binden fazla kişiyi tanıdığımız ancak etkileşim e giremediğimiz insanları dolduruyoruz etrafımıza.. gezgin isek yollardayız hep.. arıyoruz.. aranıyoruz, aradıklarımızı bulamadıklarımızdan kaçarak.. dolanıyoruz.. yeni dünyanın en büyük gizini bulacağımızı umarak.. yollarda.. insanı keşfetmek adına.. belki bu yüzden.. bulamadıklarımızın çokluğundan... Ortak hedefleri olan büyük toplulukları oluşturmak daha bir zor bugünlerde... Ya da en basitinden; Aşık Sevgili Çiftleri.......

Cumartesi, Mayıs 31, 2008

Yazmak için

>>>>Başlamak bazen o kadar zor ki!.. Başlamak, yapmanın yarısıdır derler.. Başlayabilmek yapabilmeye gem vuran bir düşüncedir aslında.. Mantık yürütür en kaçamağından insan.. "Yazmak için yazmamak ya da bir şeyleri yapmak için yapmamak gerek" der önce.... "Nereye nasıl gideceğini tam olarak kestiremeden başlamamalıyım" ya da.. "Nedenini ya da gereğini içimde hissedemeden başlayamam".. Hep bir mazeretimiz vardır ya başlayamamak için... Ancak irdeleyip her şeyi, sonunda, ürkerek dahi olsa başlayabiliriz.. Başlarız, başladığımızda bitirebileceğimize olan sonsuz inancımız sırtımızda......

Hatay ATA koleji; Antakya, 2007 ; © TOA

>>>>Başlayamamak dedim ya!.. Bazen sanki basılıyor bir buton a ve devre dışı kalıyor; beş duyu ve o düşünce.. Mazeretim vardı ya! "Yazamam ben; düşünüp, planlayarak. Duygusuz ve mekanik-kimimize göre- olsun istemem.."......... Yazan için en kolayı bence sorgulamadan, akar gibi yazabilmek.. İçinden geldiğince.. düşünmeden.. kestirimsiz.. sonuçları önemsenmeden.. yazan için düşünmeden yazabilmekte tek sorun ise; beklemek.. Ummadığımız bir an ı, evet o en derin An ı beklemek.. Zamanı geldiğinde içinden söküp atabilmek.. Hepimizin hayatında karmaşa ve koşuşturmaca var.. Bir fikir belirse dahi.. kalamıyorsun kendi başına.. Kaçıyor burnunun dibine kadar geliveren gezgin ruhlu o AN.. Başka bir fikir gelip onu sislerin içine gömüyor.. "ne yapacaktım ben şimdi" leri kurguluyor düşünce son sürat.. Dalıp çıkışın ne kadar çok ise o kadar düzensiz ruhsal ritm.. Kafan Ambale.. Gereklilikler ile düşler arasında gidip gelen bir yakan top......

Antakya Carsi; Antakya, 2007 ; © TOA

>>>>Başlayabilmek içinse en kolayı elbette refleks davranışlarımız.. Hayatımızın en hızlı, verimli zamanları bu istemsiz kararlar ile geçen süreçlerden ibaret.. Öz devinimlerimizin (otomatizm) bizi sürüklediği o an lar.. Bazen amigdalanın beden e egemen olduğu o an’lar.. işimize geliyor kendiliğinden yapıla gelen.... Her seferinde düşünmek ve sonrasında hareket e geçmek ne kadar mantıklı bir seçim de olsa, kaybedeceğimiz zaman ve enerjiyi düşünüyor insan.. Verimlilik budalası endüstri toplumunu oluşturan bizler için müthiş bir kayıp elbette bu.. Seri üretim ve bant sisteminden bu yana her şeyi basite indirgeyerek hızlandırmak derdinde olan insanlık içinse müthiş bir israf.. Bir de şu açıdan düşünmek gerek tabii ki: hızlı ve sayıca çok mu olması yoksa az ama kaliteli olması mı iyi ?.. Yazmak gerektiği için mi yazmalı yoksa......................... Tercihiniz?..

Hatay Valiliği; Antakya, 2007 ; © TOA

Cuma, Mayıs 02, 2008

Nev bahar

>>>>Bir köy yoluna girdim geçenlerde... parça parça taşlarla döşenmişti düzensizce.. parçalanmış toprak, taşlarla güçlendirilmiş.. basit bir köy yolu........ Hayat denilen o an bir yolculuksa.. bazen yollar daraldıkça yavaş gidebiliriz.. akışını hızlandırmak istemeyiz pekala?!......

Sümela dan inerken TOA; Trabzon, 2007 ;

NOT: Ebru ya fotoğrafını benimle paylaştığı için teşekkür ederim..

>>>>Parçalanmış o çorak toprak kırma taşlarla kaplanmıştı.. önümüzdeydi işte.. zıplatırken her bir taş oturduğumuz koltuğumuzdan.. sarsıntılı bir ruh hali de eşlik ediyordu içeriden.. kavurucu bir sıcak vardı sanki dışarıda.. halbuki vakit henüz çok erken.. belli; yeni yeşile bulanmış çayır çimen.. buralarda, rüzgara sırtını yaslayarak beyaz bir kısrağın dört nala koşuşunu hatırlıyorum.. evet!.. aklıma geliyor işte çirkin kralın o filmlerinden bir sahne.. henüz yeşermiş buğday.. dalgalanan tarlalar rüzgarı yüklenir.......... Görüyor musun?!.. burnuna dokunan bir koku kadar gerçek dudaklarının kelimelerle ifade edemedikleri.. peki duyuyor musun?.... nasılda uğulduyor azıcık dahi açık kalsa pencerenin köşesinden bucağından içeri süzülen.. rüzgar bu eser gider......... Sarsıntılı o köy yolunda, bakınıyorum sağlı sollu.. bakınıyorum etrafımı çevreleyen yeşil e.. sere serpe uzanan o siyah beyaz sürüye.. baharın sunağı yeşile.. kıştan saklanan o kutsal emanet e........ Bazen.. hissediyorsun.. hissedebiliyorsun........ Ne kadar dışında kal sakta.. bekle-me-diğimiz bir an.. tabiat bizi yakalıyor kendi sinesine cüretkarca davet ederek.. nev bahar.. sanki karnı burnunda bir kadın.. ve diriliş.. bıkmadan usanmadan yinelenen ve sahnelenen o oyun.. seyirci oluyoruz isteme sekte........ Yeşili kuşanıp rüzgara diklenmiş arpacık bile boyun büküyor olgunlaştıkça........ Dört nala dur durak bilmeden koşturanlar: İşte şu an pekala yavaş gidilebilir.. ve hatta durup öylece bir bakılabilir... hissedilebilir..

NOT: Fotoğraflar orjinal film karelerine aittir.. Yalnızca düzenleme tarafımdan yapılmıştır..

Cumartesi, Nisan 26, 2008

Yaşamak

>>>> “Yaşamak ne güzel olurdu bir de sonunda ölüm olmasa....”..... bugün iki ölüm haberi aldım.. iş yerimde sıkça görüştüğüm bir müşterimin intiharı.. Genç yaşta kaybettiğimiz, yakın arkadaşımın kardeşi..

Haydarpaşa; İstanbul, 2008 © TOA

>>>>Tanıdığım biri vardı o ölmezden evvel; mavi gözlü, gururlu, sözünün eri ve çalışkan.. belki hakkında uzun uzun yazacak kadar tanımadığım, her an’ımı paylaşmadığım.. tanıdığım biri.. borca saplandı.. duyuyordum.. Sattı; savuşturdu borçlandıklarını.. kanımca anlamazdı benim gibi siyasetten, ticaretten.. Görmüyordum kaç zamandır.. Bugün duydum, asmış kendini..ilmiği oğlu çıkarmış boynundan............

Galata da ; İstanbul, 2008 © TOA

>>>> Çorak tepeleri yürüyerek arşınlıyorum.. Taşların üzerinde biçimsiz, özensiz yazılmış numaralar.. çukurlar.. solgun demet demet çiçekler.. dağılan gözü yaşlı kalabalıklar..Yeni kurulmuş bir mezarlıktayım.. Sıcağa rağmen yürüyorum defnedilen naaşları birer birer geçerek.. Ter ve toz.. Arabalarının içinde pencereleri aralamış hüzünlü bir kadın, rengarenk tülbentine siliyor yaşlarını... Sıcağa rağmen hava da buram buram keder var.. sonunda buluyorum merhum kalabalığı... ağlayan bi kadın naaşın başına diz çökmüş.. topraklarını avuçlarına sıkıştırıp göğsüne vuruyor.. burkuluyor yüreğim.. titriyor sesim.. gözleri kan çanağına dönmüş çocuklarına bakıyorum ürkerek.. “başınız sağolsun”.. elimi sıkıyor.. diğer tüccarlar daha kurumadan toprağı, çalıyorlar ortaya alacalı bulacalı bir dedikodu.. doğru ya! kalan sağlar bizim hala.. uzaklaşıyorum bende.. aklımda konuşmalarımız.. hayata dair değindiklerimiz.. sanki bir yük biniyor sözcüklerinin her birine.. önem kazanıyor.. uğrunda verilecek en büyük diyetimiz hala hayatlarımız.. belki ancak o zaman önemsiyor bazılarımız.. Kişilik büyüyor yüreklerde... farklı bir anlam kazanıyor.. düşünceliyim.. Üzerimde o mezarlıktan kalma bir çöküntü.. iş yerime varıyorum.. Ne yaparsak yapalım tarihin değiştirilemez en büyük korkusuna takılıyor aklım.. kaçılacak bir sığınak, dinlenilecek bir mekan değil ki ölüm; her bunaldığımızda onu anıp, ona neden sarılalım?... ölümleri gördükçe yaşamı anmak gerek tam tersine.. düşünmek gerek bence; yaşıyor olmanın bile aslında ne kadar güzel, ne kadar özel olduğunun farkına vararak.....

Çarşamba, Nisan 09, 2008

Zamanın Körü

>>>>Gün boyu bazen ne kadarda yoğundur çalışılarak geçen zaman.. gözden kaçar tüm o detaylar... yorgun argın eve atılan o dalgın beyinler..... Artık hiç bir şeyler yapmak istemez ya o boş vakit cellatları........... - bakınıyorum: 55 ekran.. 4 köşe.. 72 millet e...-...... Zamanımızın en büyük katilleri, bir oh! çeker ya köşe bucak döşeklerin en güzeline kurularak.. Görmek iste sekte bakınır gözler boş boş.... Sesler tek düzen ve tek bir tonda.. dinlenir, dinlenilir.. dinlenilir ve boşaltılır yük.. sözüm ona.. Sözler anlamsız da olsa duyulur.. duygusuz........

Galata da Zaman; İstanbul, 2008 © TOA

>>>>Riya ve ikircikli bir duruş vardır bazen.. Gülümser ve fondötenlerinin arkasına saklar hüzünlerini pandomimciler.. üç kuruşa beş takla atar, açılmadık kutusu kalmamış bin bir çeşit soytarı.. huysuzlaşır bir kadın hani banada haydan gelecekti umuduyla.. TV de her şey karaborsadır.. umutlar pazarlanır yarım kalmış arzuları körüklercesine.. dört duvar, köşe bucak, minderlerle donanmış döşek, bir pikeye sarmalanmış kozasından çıkmamış tembel serseri.. bir o mu katleder sanırsın zamanı?.. hal böyle ki bir tek rüyalardadır düşlerin en güzeli.. Gece yarılandı ya! belki de artık kapanma vaktidir......
 

Balıkçı Tekir; İstanbul, 2008 © TOA

Pazar, Mart 02, 2008

Recep ivedik

>>>>Bu hafta sonu sinemaya gittim.. Recep ivedik i seyrettim.... çok güldüm, oldukça keyifli idi.. Aslında ben pek sinemayı anlatmayı sevmiyorum.. Tiyatro gibi değildir Sinema, her seyreden için farklı olsa da, her seyredildiğinde değişmez bir izlenimdir.. Film de bir şeyi gözledim.. aklıma takıldı.. düşündüm.. insanın anlatabileceği en doğal en iyi konunun kendisi olduğunu düşünürüm hep.. Genelleme yapmayı haddimi aşmak olarak görürüm.. Peki nedir bu Recep Ivedik olmak.. Malkovich olmak kadar da derin bir sorun mu ki değineyim? Yine de anlatmalı bazı izlenimlerimi....
>>>>Seyrettiniz mi bilmiyorum ama Şahan Gökbakar bir ayna tutmuş bazılarımıza... Tavırlarımızı, davranışlarımızı kızsak ta her yönüyle göstermiş.. belki de biraz da abartarak.... Her insan da ki kompleksleri, tavırlarımızdaki sahteliği, iki yüzlülüğü yüzümüze esprili bir dille savurmuş güzelce... G.Antep te sinemaya sevdikleri ile gelen bir çok yağız, Polat Alemdar ın burnundan düşen o insanların bu tiplemeye tepkisini elbette merak ettim.. Bazen olmaz bu kadar da dediğimiz oluyor.. İnkar ederek ne güzel de sıyırıyoruz kendimizi.. Benim en çok dikkatimi çeken elbette filmin içinde bize komik gelen, espri mi gerçek mi dediğimiz o kızgınlık anları.. işte takıldığım konuda bu..
>>>>Dışarıda gergin ve saldırgan insanların varlığını inkar edebilir miyiz hiç?.... Bayan arkadaşlarım da o saatte çıkmasın dışarıya canım diye savunamam ya hep! enteresan görünüşlü o tacizci gençleri..
>>>>Haksız olabilirsin ama fiziksel üstünlüğün varsa ve/veya Psikopat isen her davranış senin için serbesttir.”.... “Güçsüz bir birey isen yaşama hakların kaba kuvvet ile tehdit edilebilir” ve dahi şöyle de denilebilir.. “Recepler aramızda; ama ne suçu vardı onların, eğitim alamamış ki zavallılar.......” ..... Bazılarımız; beyaz pardösü ve uzun kaşkolü ile bar kenarında oturan Kadir abimizi “delikanlı” sözleri ile şereflendirir.... Hele bir de onun yanına gelir ya bir zübbe.. ağzında çikleti... dalgasını geçmeye görsün oracıkta.. Hakkettiği dayağı yer?! Oturur şap diye yerine... Recep’leri bazıları dışladıkça, onları ti ye aldıkça, sanıyor musunuz ki o insanlar kendilerini değiştirmek için çaba harcayacak.... Sanmıyorum.. Belki kendilerini eleştirenleri dışlayarak kutuplaşacak, öz değerlerimiz diye ekleyecekler.. Ekleyecekler geleneklerinin içine havaya sıkılan o kurşunları....... Hayatın zorluklarını bilmeden ekmek elden su gölden hayal alemindeki bizler, hayat hakkında ne biliriz ki!... Hele bir de o Entel Dantel, hani şu çok konuşan sen ne bilirsin ki!... Hayat dışarıda.. Vadi artık puslu.. buyurun dostlar, kurtlar sofrasına!...... "Urfa da Oxford vardı da gitmedik mi?" diyenler; Lüks arabalarına biner gider demeçlerinin sonunda.. Özel Jetlerinin uğursuz çığlıkları ise haber salar amansız kaderin terkettiklerine..... Mütevazi bedenleri şehrin ıssız köşelerinde kıstıran o kader mahkumları.. Fısıldanacak tüm o kulaklara : “neden olamayasın. neyin eksik”... "İnancı besleyen kader, böyle istedi".. "Sen seçmedin ya bu hayatı".. "Her şey önceden belli idi zaten"... "Yapabileceğin bir şey yoktu".. Ardından, avunarak koşacak ivedik, kestirmeden köşe kapmaca oyunlarına... TV de gördün mü bak benim başbakanım diyerek.. Tavrını eleştirenleri kendine yapılan bir saldırı sayarak.....
>>>>Bazı iyilik melekleri ise yardım kampanyaları ile bataklıkta sivrisinek avlıyor hala.. Tamahkar, minnettar, nefret dolu dilencileri yetiştirip yetiştirip.. Ardından otlayan sürülerin arasına salıyor, o puslu ovaya........ Kıro, Despot, Hayvan ya da Ayı her ne isimi kullanırsak kullanalım, nefreti sözcüklerimiz ile artık körüklemeyelim.. Köklü çözümler için uğraşmadan, hiçbir çözüm bulamayacağız... Yoksa Toplumun içinde belki de kendi köşemizde; kaliteli, ürkek ve bir yabancı gibi yaşayacağız... Ayrılacağız....

Cuma, Şubat 15, 2008

Tek bir fark

>>>>Uzaktın bana, benim kadar.. Seçimlerimin ötesinde.. Yaşıyorum işte bilmediğin bir yerde.. Sanma ki bu sefer farklı.. Farklı bir başlangıç.. Her seferinde ne tek bir farkla biter ne de tek bir farkla başlar...

Kahta Kalesi; Adıyaman, 2007 © TOA

>>>>Her seferinde takılır peşine, hayatın sana emanet ettikleri.. Her sefer; duvarlarını çiziktiren bir kalem elinde.. Alnına bir iz daha atar notalarda saklı hatıralar.. Düşünceler tel tel dökülür saçlarından.. Kirece bulanmış fırçasıyla dokunur şakaklarına bir kadın.. Ve her seferinde başka bir çocuk bile gülümsetemez belki neşe ile.. Sanma ki tek bir farkla başlar her seferinde.. Süzülür mü ki! artık kelimeler, kulaklarına dudaklarımdan.. Sanma ki dokunabilirim parmaklarımın ucu ile uçarcasına.. Kucaklayabilir miyim ki her seferinde yenilenerek ve sımsıcak.. Sessiz ve içten.... ürkütmem belki!..... Sanma ki daha da büyürüm her seferinde.. Belki de kimselere görünemem artık incitmeden.. Uzanamam belki her gördüğüm güzel e, daha da uzağımdır her seferinde bir yabancı gibi....

Kahta da çocuk olmak; Adıyaman, 2007 © TOA

>>>>Her seferinde tek bir farkla!.......

Çarşamba, Ocak 09, 2008

Pencereler

>>>>Erken döndüm evime bu gece.. Aslında olması gereken tam vaktinde.. Ellerim eşofmanımın ceplerinde.. Dolanıyorum bir pencereden ötekine.. İş dönüşü bir başına.. bir garip.. bir ben.. Soğuk havanın penceremden usulca içeri sokuluşu.. soğuk sinsi bir kedi.. koynumda.. Ürperen diken diken bir ben.. bir garip.... Bakınıyorum penceremden ışıl ışıl parıldayan karşı pencerelere.. Süslenmiş püslenmiş perdelerin arkasına gizlenmiş kocalar.. Günün yorgunluğunu üstlerine giyinirler.. bekleyiş.. Sebepsiz ve yersiz........... Huysuz bir baş ağrısı.. Saplanıyor sanki boynumdan aşağı.. dağılıyor düşünce birden bire......

Commegena Krallığı Nemrut -1 ; Adıyaman, 2007 © TOA

>>>>Dikiliyorum pencereme yaslanarak......bakışıyoruz.. Elleri ceplerinde, beresine kaşkol una dolanmış bir serseri.. istemediğim halde misafir oluyor içeri.. Bakışıyoruz kısa ve sert.. Yollar, sokaklar ve aydınlık binalar... Gece ve Işıl ışıl bir yeryüzü.. Aklımda yılın başından kalma hoş bir yazı.. Yıldızları peşinden sürükleyen o peri.. Artık Hiç kimselere onun kadar yakışamaz ya Yaldızlı bir battaniye ile kuşanmak... o an.. Düşlerde de olsa o geceyi hissetmek.. Binaların üzerinde gökyüzünün minasında yıldızlar... Yıldızlar kırgın.. kırılgan... garip ama.. sanki bir tek bana.....

Commegena krallığı Nemrut - 2 ; Adıyaman, 2007 © TOA

>>>>Ellerim ceplerimde dikiliyorum pencere önü.. Penceremden görünür.. Arkamda ki masamın üzerinde yanan hoş kokulu.. bir mum....... Penceremden yansır.. Odamı aydınlatan bir monitör.. Soluk ve ruhsuz.. Pencereler yansıtır.. hem içini hem dışını.. Penceremdedir.. İnce belli bardağının içerisinde beni kışkırtan o Merlot.. Penceremde yansır.. Ne bir ben’dir ne bana benzer.. Yansımam o pencereden.. Dışında bu kadar güzellik içinde bu kadar istek varken.. Yansıyamam.. İstekler, tutkular sarmalarken tüm bedenimi..... Maskeler.. Kuşanılır kınından çıkarak ürkek ve çocuksu..... Arzular!.. arzular bir başka Ben i......

Nemrutta gün doğuşu ve Şarap; Adıyaman, 2007 © TOA

>>>>Penceremin önünde dikilen ben.. Gölgem... sanki bir siluet.. Ne bir ben dir ne ben den olan... Yansımalar çarpık ta olsa her zaman.. Güldürmez... Güldüremez...... Bazı aynalar vardır ki!.. -Anlatmak ne kadar da zor şimdi-........... Öyle bir ayna düşünün ki!.... Tutkularınızı ve özlemlerinizi.. Düşünüzde ki o ayna istediklerinizi size yansıtsın.. Öyle bir ayna ki; konuşun onunla.. Yapabildiği isteklerinizi anlatsın sizlere.. Paylaşın.. Paylaşılamayan her şeyi.. Öyle ki Gerçeğe özensin düşleriniz.. Keşkeler hiç bitmesin cümlelerinizde.. Eğer’leri tüketin yok yere.. Ellerinizi sarmalasın sımsıcak bir teselli.. AH’lanın sorumsuzca ve korkusuzca.. Tartışın hatta; nerede ayrıştığınızı ve nasıl ayrıldığınızı.. Bir elmanın yarısı iken nasıl da farklı olduğunuzu.. hayatlarınızın kırıldığı o AN ları.. Ertelediklerinizi.. Geciken önemsemeleri... Hala yaşamayı beklediğiniz, sizden ayrı size özel her şeyi.. belki de geçmiş seçimlerinizi ve sonuçlarını.....

Nemruta bir yabancı; Adıyaman, 2007 © TOA

>>>>Ellerim ceplerimde dikilirim pencere önü.. bir garip.. Gönlümden kopar O yansımalar.. Tutkular.. O en sevdiğim kıyafetlerim.. bir başkasının üzerinde askıda kalmış sanki sürükleniyor ulu orta.. sığ sularımda parıldıyor sürüler halinde.. Bir dalyanın tepesinde bekliyoruz. küçük koyumuzda.. Bekliyoruz tutkularımıza ağ atacağımız günün doğduğu o ilk saatleri.....bekliyorum .. Penceremin önünde suskun, süzgün dikilerek..

Pazar, Aralık 16, 2007

Akide Şekeri

>>>>Her cumartesi akşamı arkadaşlarım ile Tiyatro seyretmeye gidiyoruz. Devlet Tiyatroları bizlere iki vesait parasına müthiş bir emek ve yeteneği içinde barındıran güzide oyunları sunuyor. “Akide şekeri”; Çadır Tiyatrosunda geçen bir kumpanyayı konu alan, keyif veren, mutlu eden bir oyun.. Her oyunda gözlerimizin içine bakan o oyuncular ile neler neler paylaşıyoruz.. Farklı kentlerden hatta farklı ülkelerden bizlere döndürülmüş aynalardan capcanlı yansılar, insan manzaraları önümüze çömertçe seriliyor.. Kimi şahsiyetleri tüm bedenimizle kucaklıyoruz, benimseyerek.. Kimi karakterleri ise yadsıyoruz, asık suratlarımızla.. Karakterler gerçek ya da absürd hiç fark etmez.. Oradalar karşımızda capcanlı ve dokunulabilir..

Akide Şekeri; Van DT Oyunu; 2007

>>>>Bense tüm bu olanları, seyirci ve oyuncu etkileşimini, her seferinde keyifle seyrediyorum.. O iletişim ve rasgele bir araya toplanmışlık hissi hoşuma gidiyor.. Bazıları; diziler sonucu merak saldığı “Nedir? bu tiyatro” düşüncesiyle katılıyor belki ilk kez aramıza.. Katılıyor ama Tiyatro daki o kendine özgülük ve serbestlik; içlerinde ki muhafazakar devi uyandırıyor, istemeseler de.. O an Sitemdeler.... Türbanlı ve sakallı dedelere dikkat ediyorum özellikle.. “Gel , gel, Ne olursan ol gel!” diyen Mevlana yı hatırlıyorum o an.. Insanlar Tiyatro ya kapıldıklarında, kendilerini kaptırdıklarında, kendi gerçeklerini de sınarlar.. Mesela; yapılan her müstehcen espride başı kapalı yaşlı nine ve sakallı amcalar boyun büker, öfkelenir.. Görürüm.. Söylenenler, ulu orta öyle herkesin içinde.. Ne kadar da ayıptır değil mi?.. Tepkileri ile onlar, oyunun dışında kalır işte!.. Etkinin doğurduğu tepkileri ile orada istemsiz bekleyiş sürer gider.... Kişi kendi ile çelişir, kapanır kalır kendi dünyasında.. Ve sözler değişir içten iç e.. “kim olduğun umurumda değil, ben-den-sen gel!..”....... İşte! genç bir kadın, surat asarak ve elinden tutarak kaldırıyor sevgilisini oyunun orta yerinde.. Aklınca; kendi ahlaki gösterisini sunuyor, kendini boşrolünde gördüğü kendi oyununun içinde.. Sakil göstermelik bir duruş var, onun o tek düze oyununda.. Ya! O erkek arkadaşına ne demeli?.. İşte bu saygısızlığı kendi kuşağımdan görmek inanın bana, yaşlı bir kadının surat asmasından veya söylenmesinden daha elem geliyor.. Üzülüyor ve endişeleniyorum o zaman..

Akide Şekeri; Van DT Oyunu; Gaziantep Onat kutlar sahnesi, 2007

>>>>Gene dallandım budaklandım tomurcuk bünyemin haddini aşarak.. Özünde; Van DT yine öyle güzel bir oyun sergiledi ki!.. “Kedi” ile de gönlümü fetheden o değerli tiyatronun; hepsi birbirinden değerli oyuncularını, canı gönülden kutluyor onlara bana yaşattıkları keyif için yürekten teşekkür ediyorum..

Pazar, Aralık 09, 2007

Kararlar

>>>>Yağmurlu bir gündü.. Otobüsteydim.. 6 saattir kasvetli, sislerin gizlediği o ovadan ve yeşilin solmaya başladığı tarlaların yanından son sürat geçiyoruz.. Bazalt taşları sarmış her bir yanımızı.. Diyarbakırlıların deyişiyle delikli kara taşlar.. Hızlı bir süreç daha geçti son iki günümde.. Yine sonlandıramadım, yine net değil hiç bir şey.... Ama aceleye de gerek yok.. Geç olsun ama........

Kardan suya yaşamdan bi parça Ayder Yaylasi; Rize, 2007 © TOA

>>>>Penceremde ki damlalar birbirine paralel bir eğimle yavaş yavaş çerçevesinin sonuna doğru varırken ve yol aldığımız hıza tam ters bir süratle aşağı doğru kayarken; aceleye hiç gerek yok.... Kaptanımıza sesleniyorum, duruyoruz yol ortası.. İnip koşuyorum çayırların içinde.. Yeşile bulanmış çamura rağmen.. Koşuyorum.. korkmuyorum ıslanmaktan.. Her bir adımım uzanıyor uzaklara.. Çamura bulanmış ayakkabım.. Yükümü kaldıramıyor artık; ağırlaşıyor.. artık yorgun bacaklarım.. Şu kara taşı da atlarsam -Diğerleri de gelecek sonra biliyorum ama-....... atlayabilirim.. Tam üzerinden atlarken tabanına bulanmış kalın çamur tabakasının üzerinde kayıyorum.. Ayağımı kaydırıyor altındakiler.. Ve yuvarlanarak kayanın ardındaki su birikintisine gömülüyorum tüm bedenimle.. istemediğim kadar soğuk ve kirli.. Kir; tepeden tırnağa bulanmış üzerime.. Ümidimi boğarcasına.. son bir çırpınış ile kaldırıyorum zemheri başımı.. Islanmış ve nefes nefese bir ben.. Saçlarım ve gözlerimden yağmurun temizlediği çamurlar süzülürken.. Nefes nefese kızgın bir boğa gibi saçarken pusları etrafıma.. burnumda yeşilin kokusu.. huysuzun biri miyim neyim ki ben.. yavaşça kalkmalı aceleye hiç gerek yok.. Geç olsun ama.........

Tepenin birinden Uzungöl ; Trabzon, 2007 © TOA

>>>>Birden sarışın bir kadın beliriyor önümde.. tel tel saçları yüzüne yapışmış.. Elbiseleri sırılsıklam.. Süzgün ve süzülmekte.. geniş alınlı, beyaz tenli, koyu kaşlı, incecik parmakları titrek.. minicik dudakları ürkmüş; söylemeye söylemeye.. bakıyor yüzüme, uzatıyor elini.. Sözcükleri tane tane ve keskin: “haydi gidelim”.. Aklınca çekip çıkaracak oradan beni ya!.. Götürecek; hem de bilmediğim uzaklar a.. Ama yine de o kadar masum ki bakışları..... Tek başıma da kalkabilirim.. Evet kalkabilirim aslında.. Ama biliyorum o an istemediğim tek şey bu.... Uzanıyorum yavaş yavaş.. Eli elime dokununca soluk buluyor nefesim.. onun saçını okşayan bir bulut süzülüyor göklerden.. hareler dolaşıyor tepemizde.. Eli sıcacık.. Sanki hiç ıslanmamış.. Okuduğum bir cümle vardı ya!.... “Bakmak hiç bir şeye mal olmaz, oysa dokunmak hem bir seçimi hem bir bedeli içerir”.... kaçıp kurtulmak isteyen bir sen misin sanıyorsun.. haydi artık karar ver.. Kaçıyor musun? geliyor musun?!.. Dokunmak, paylaşmak ve sorumluluk alabilmek.. Ve karar verebilmek içinden geldiğince...... Yürüyoruz el ele birlikte.. Yavaş yavaş gidiyoruz.. aman be boşver beklesinler.. Sakin adımlarla varacağız ulaşım aracına.. Ulaşmaya çalıştığımız amaca...... Geç olsun ama......

Sümela Manastiri Trabzanları; Trabzon, 2007 © TOA

>>>>Sesleniyor uzaklardan bir muavin, silkiniyorum birden: “Antep te inecekler acele edelim lütfen eksik bir şeyiniz kalmasın araçta...”

Salı, Kasım 20, 2007

Kış ve Düş

>>>>Ne kadar çok zaman sonra.. Ne kadar da sürmüş!.. Ne zamandır yazamamışım.. Aklıma takılıyor istemesemde.. Konuşulanlar.. O kadar yoğun ki yaşanmış.. Kaçarak ve kovalayarak.. Yine ben.. Yine Geçmişi sorguluyor kahvelerin dibine çömelmiş telvemiz.. Acı mırra.. Dost sohbetleri.. Başlıyorum yine buğulu pencerelerime bakarak.. Başlıyor yine Kış ve düş..

Köprüden geçemeden; İstanbul, 2007 © TOA

>>>>Ege’nin koylarında ben, gezi teknelerinin birinin burnunda, dalgaları sancaktan alarak tek başıma, dimdik ayakta.. Siren kayalıklarını gösteriyor, İngiliz turistlerin yanından.. O an düşünceliyim.. Sesleniyor uzaklardan bir arkadaş.. Uzaklardan ama çok derinlerden.. “Efendim, duyamadım....”........ İki günde bronzlaşan tenim, güneşin kavurduğu bir gün daha.. İnadına rüzgarı soluyorum.. Aklımı başımdan alan yeni mutluluklar.. Deniz ve yaz..

Siren kayalıkları; İzmir, 2007 © TOA

>>>>Siren kayalıkları ve uğursuz uğultuları.. Büyük bir klavsen in bambudan bacaları.. Kayalıkların keskinliğini kaybettiği platformların üzerinde, Deniz in kızları.. Öyleymiş derler.. Kayalıkların düzlüğüne uzanarak, serilerek.. El sallar gelip geçenlere güneşi kucaklayarak.. Sıçrayarak yerinden fırlayan bir martı.. karın tokluğuna, hayata koşarak.. Gözlerim dalmış her bir dalgaya.. Dalgalar; köpürttüğümüz maviliklerin en derinlerinden.. Her bir dalga dibinden söküp çıkardığı yosunlara gebe.. Yelkenlerimizi dolduran, ciğerlerimizde söylemeye çekindiğimiz uğursuz sözcüklerin yedek soluğu.. Yola koyulmuşuz.. Kalabalıklar içinde bir başına.. bir ben.. tutku ile.. Denizin tam ortasında susuzluğum, tutkular, sonsuzluğun içinde bir damla.. Bu sabah gün ışırken mavi melekleri yanımıza yoldaş ettik bir kere daha.. Çarşafları buruşturup sermişler denize.. Işıl ışıl.. Geri dönemeyiz ya!.. Kirli sakallı kaptanımız ve uğursuz bir hikaye.. Söylenceler doluyor kulaklarımıza.. Bütün inancım yüreğimde; dinliyorum.. Eski kaptanlara özenen bedenim.. Phokaia da çizgili, siyah beyaz T-shirt üm.. Bandanam mı?.... Alabildiğine çalkantılı, fırtınalı denizin ortasında, ışıltısının tutkusuna kapılmışım bende; denizin kızının.. Dümeni kırıyorum bile bile.. Tutku ile kavuşacağım son kayalıklara...

Perşembe, Eylül 13, 2007

İnsanız

>>>>Ağlayışların sonunda bir gülümseyiş, kışların sonunda hep bir yaz.... işte!.. Bu duruş, bu ifade, bu bakış, ya da gözlerinin derinliği.. Anlıyor, görüyor ve duyuyorsun... Paylaşabiliriz belki her şeyi aslında.. ama........... İnsanız; nedenlerimiz var sonuçlarımızın içinde..

Aldatış; Gaziantep, 2007 © TOA

>>>>İnsanız; Topraktan olma çiçekler gibi.. Kokar her bir adımda salınarak, Masum bir öpücük gibi Uçar uçar da konmaz ya yanaklara........... İnsanız; umudumuz bir bekleyiş.. bazen bir hasta başında acı acı gülümseyerek, belli etmeden.. korkularımız... buğulu gözlerinin bebeğinde bilmezden gelerek, bekleyerek........... insanız; çığlık çığlığa... Farklı anlar için farklı anlamlar.. Tahta sandıkların içinden Şişeleri vurarak paylaşılan sohbetlerin en tepesine.. acılar ve kahkahalar içinde........... insanız; göğüs göğse.. Bir sokak ortasında haykırışlarla.. nefretimiz parçalanan ciğerlerimizde........... İnsanız; yolculukların birinden diğerine.. bazen kucakladığımız yalnızca bir kitap, yalnızlığımıza yoldaş.. Başımızı penceresine dayayarak uyukladığımız o otobüsün koltuğuna kurularak.. seyrederek........... İnsanız; kederle dolu... bakınıyoruz.. Bir köşe başında tir titrek, çırıl çıplak yalnızca yaşamı üstümüze örterek.. İnsanız; içinde ama tek başına..

Pazartesi, Eylül 03, 2007

Ekmek Kırıntıları

>>>>Lise çağlarındayım; o zamanlar aktif olarak sporla uğraşıyorum.. Lisanslı bir oyuncuyum.. Turnuvalarda, grup halinde dolaşır, maçları izler, birbirimizi desteklerdik.. Genellikle ilk turlarda elenirdim.. Hırslarımı keskinleştirip, ekibin içinde sivrilememiştim ama gene de bir ekip e ait olmak onun bir parçası olmak hoşuma gidiyordu..

Hayalci Fotoğrafçı ; Urfa, 2007 © TOA

>>>>İşte bu şekilde tribünlerden destek olan ben.. Bir ağabey in dikkatini çekmiştim herhalde.. Öyle olsa gerek ki yanıma yanaşarak, hakkımda sorular sormaya ve bana öğütler vermeye başlamıştı.. ODTÜ de okuyan o ağabey i hiç unutamadım....: “...... bak! Hayatta yaşamı zevkli ve güzel kılmak için 3S kuralını asla unutmayacak, bu 3S ile uğraşacaksın”... Büyük bir giz i keşfetmeye yakın olmanın heyecanı, şaşkınlığım ve merak ile hemencecik sormuşum; cevapta tabii ki gecikmeden gelivermişti.. “Spor, Sanat ve Seks”... “-Peki ya Siyaset..”........ suskunlaşmıştık.. O yaşta ki birisi için sorulmaması gereken bir şeyi sormuş ya da kapanmamış bir yaraya parmak basmıştım.. Sonraları mı?..

Umut ; Urfa, 2007 © TOA

>>>>O bilge ağabey in ya da “....Önce elin ekmek tutsun, o zaman düşünürsün bunları..” diyen bir babanın öğüdünü dinledim.. Güçlü bir birey, güçlü toplum fikriyle; uzaklaştım.. Bencillikten uzak bir bireycilik düşü.. Apolitize olmuştum..

Balıklı Göl-1 ; Urfa, 2007 © TOA

>>>>Elin ekmek tutsun sözcükleri ile çizilen kaderime yavaş adımlarla ilerledim yıllarca.. Üniversite bitmişti, koşarak aramalıydım ilk tutacağım ekmeği satan o köşedeki küçük fırını.. Özgürlük; beni bekliyordu ya!....

Evvel zaman ; Urfa, 2007 © TOA

>>>>Elime geçirdiğim o ekmeğin bende yaratacağı büyük değişimleri merakla bekliyordum.. Ama umduğum gibi olmadı.. Ekmeğin yerini yenileri almıştı.. “Ahh! Bir -şöyle- olsun, Neler yapacağım diyen ben, sahip oluyordum bir bir.. Zaman ihtiyaçlarımı yavaşta olsa gidermiş ancak beni tatmin etmeyecek bir şekilde yenilerini doğurmuştu.. Peki benim ihtiyacım neydi?.. İhtiyaçlarımın teminini gidermek için çabalayan bir insan dan öte hiçbir şey değildim belki de.. Sahip olma gereçlerini edinme güdüsünde olan benden, Varoluş nedenlerini sorgulayan bir başka ben e doğru uzanan bir yolculuğun tam ortasındayım sanki.. Bu aralar, varlığımın nedenlerini sorguluyor, ifade yollarımı geliştiriyorum.. Aidiyet duygum kuvvetleniyor.. TV de gördüğüm son haberler, geçenlerde ki o video ve Maslow un hiyerarşi si... Farkında değilmişim.. Kendimi öğreniyorum.. Meğer; Kafamı önüme eğmiş, ekmek kırıntıları ile etrafa saçılmış izleri takip ediyormuş; yeşilin barınamadığı çorak, kurak bir ovada dolambaçlı patikalarda dolanıp duruyormuşum....

Nemrut un koltuğundan; Urfa, 2007 © TOA

Maslow kimdir?

Pazar, Ağustos 26, 2007

Kucaklaşmak...

>>>>Geçenlerde bir blog ta gördüğüm bu fikri geçte olsa bloguma eklemek istedim.. Sosyal ilişkileri giderek azalan, içine kapanan, birbirinden ürken insanların en büyük ihtiyaçlarından birinin, karşılıksız sevgi dolu bir kucaklaşma olabileceğini savunuyor.. Bence.. İzlerken aslında biraz da duygulandım.. Bu video; Her türlü ihtiyacını karşılayabildiğini düşündüğümüz toplumlarda bile samimi bir kucaklaşmanın ihtiyaç duyulabilecek bir öğe olabileceğini gösteriyor.. Düşünüyorum da biz bu duruma nasıl tepki verirdik.. Düşünemiyorum sonuçlarını..

Free HUGS ; Juan Mann ;2006 ©You Tube

Cumartesi, Ağustos 04, 2007

Mutlu An

>>>>Hayatımı bir kronoloji ekseninde birebir anlatmayı sevmiyorum aslında.. Yaşadığım bu basit ve tek düze hayattan bana sadece hissettirdikleri ve kattığı duygular kalacak.. Biliyorum.. Ne kadar da coşkulu ve inanılmaz işlere kalkıştığımı düşünsem de... Tek önem verilecek gerçek; hissettiklerim... Evet belki de gerçekçi biri değilim.. Hissettiklerim ekseninde sade ve basit bir düşü gerçek kılmaya çalışıyorum... Düş kurmayı; olamayanları tamamlamayı.. İstemediğim halde oluşanları gerçeklerden çıkartmayı.. Basit bir dört işlem gibi her şey.. Sonrasında ise; seviyorum süzgecimden geçirip paylaşmayı.. O yüzden belki de bir aktarıcı dan çok, anlatıcı biri gibiyim... Belki de asla gerçekleşmeyeceğini bildiğim hayallerin peşinde koşan mükemmeliyetçinin teki!.. Gördüklerimi bütünleyenler, içinden çıkarttığım hissettiklerim ya da kısaca hayallerim olmasa... hayaller ve bütünleşen duygular.. Peki aktarabilmek kolay mı? Hele bir de o obje duygu olunca....

Balıklı Göl; Urfa, 2007 © TOA

>>>>Mesela; Ne kadar mutlu olduğumu anlatabilir miyim?... Tarif edebilir miyim mutluluğumu?.. Sanırım; yalnızca sonuçlarını paylaşabilirim... Mutluluğumu; sesimin tonu ve gülüşlerimde paylaşabilirim sevdiklerimle.. Tıpkı geçen günlerde yaşadığım gibi..... Gözlerinin bebeğinde buram buram fesleğen kokan, beyazlar içindeki o periye sımsıkı sarılarak, kulağına kim bilir neler fısıldamayı isterken bile... Mutluluğumu aktarabilir miyim?.. Görmesini beklerken heyecanımı.. Ne kadar mutlu olduğumu nasıl anlatabilirim ona; ince tülden bir duvarın arkasına gizlenmiş ise.. Hele bir de ürküyorsa.. Mükemmel bir gerçeklikte ise hissedilenler ve o an anlatabilmek için yalnızca aktarmak gerekiyorsa... Ne kadar mutlu olduğumu...... Sebep ve sonuçlar aynı mekanda ve var olan yalnızca o AN ise... Ne kadar mutlu olduğumu nasıl paylaşabilirim.. Sözcüklerim benden uzakta öksüz ve tükenmiş ise.....

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

Tatil Zamanı

>>>>Heyecanla evime geldim.. Çantama tıkıştırıp götüreceklerimin listesi üzerine konuşuyorum uzun uzun telefonda dostlarımla.. Paylaştığım hayallerim ve geçmişten tatil anılarım....

Keciye Inat; Islahiye, 2007 © TOA

>>>>Hala hatırlıyorum da lise yıllarımda okulların tatil oluşunu ne büyük heyecanla beklerdim.. Sınavlar bitince; nasıl bittiği veya o sınavların ne kadar önemli olduğunu unutur, hemen yaz hazırlıklarına başlardım.. “Ahh! bir tatil gelsin neler yapacağım...” konulu uzun konuşmalar geçerdi ya hep bir ağızdan.. Aslında tatil plansız ve programsız olmalıydı.. Üniversite de bu karar a vardık arkadaşlarla.. Düşünmek ya da planlamak tatilin doğasına aykırı idi.. Kimseler bilmezdi sanki bizden başka... Heyecan katmak isterdik ya tatillerimize.. Paranın bile ne önemi vardı canım.. Yeterince istiyorduk nasıl olsa.. Otostoplar çekilir, çadırlarda kalınır ya da çok uzak akrabalara çat kapı yapılabilirdi.. Planlı organizasyonlarda vardı tabii.. Organizatör arkadaşlar sağ olsun; çok sıkıcı, ortak hareket edilemeyen işler türettiler.. Grup halinde yurt ahalisi otobüslere doluştuğumuz günler daha dün gibi... Öğrenci işi tatil plansız olacak arkadaş.... Pat! diye bir istek belirecek kafanda... Ve yapacaksın...... Tatillerin belki de en önemli boyutu gidebilmek ve dönebilmek... Öğrenciyken takıldığımız en önemli boyutu mu desem acaba.. Demiryolları ise en favori ulaşım araçlarımızdandı elbette.. Garipler diyarı trenler; ne kederleri taşır rayları çınlatarak belki siz bilmezsiniz..... Tren çalışanlarından en filozofları ise kondüktörlerdir.. O ulvi insanların öğrencilere çok büyük sempatisi vardı nedense.. Ya da bize hep öyleleri denk geldi.. Çok ağabeyliklerini gördüm, inkar etmiyorum.. Gençliğimize üstad fikirlerle yön veren, o, yollarda çalışanlar.... O zamanlar tatile gidebilmek için, içinde bir enerji ve heyecan varsa yeterde artardı... Şu halime bak; genç değilim, yaşlanmışımda küçülmüşüm sanki.. heh!..

Kalıyorum Ben.. ; Islahiye, 2007 © TOA

>>>>Sonra okul bitti.. Vatani görev için yolculuk başladı... Biraz rahatsızdı ilk başlarda.. Bir daha göremeyeceğin yerlere, seni bedavaya götürüp orada yatacak ve yemek veriyorlardı.. Üstelik saatlerini pek beğenmesekte, spor bile yapıyorduk.. Kısacık kampı da tamamladıktan sonra iş hayatına başladım..

Fıstık Ağacı ; GaziAntep, 2007 © TOA

>>>>Yıllar önceydi.. Yine bir tatil ihtiyacı hasıl olmuş olsa gerek bünyemde.. İş hayatının tüm yoğunluğu omuzlarımda, tatil hevesi aklımın her bir köşesindeyken, izin bile almadan gidivermiştim Marmaris e.. Boğucu sıcak ve sorumluluklar.. Arkamda bıraktığım işlerimin kafamı huzursuz eden hayallerinden sıyrılıp birden ayılıverdim.. Özgürdüm.. Ayıkladım hayatımın streslerini üstümdeki toprak rengi yırtık pırtık ceketimin tüm ceplerinden.. Daha sonra mı?.. Eğlenmiş, zamanı hızlı ve mutlu bir şekilde tüketmişim.....

Dar alanda gökyüzü izlenimleri ; GaziAntep, 2007 © TOA

>>>>Maalesef artık öğrenci değiliz.. Yaşamın ta en göbeğinde; ne ekmek elden ne su gölden... Gayelerimiz ve hedeflerimiz var.. Mesela bir ev, bir araba, bir de üstüne güzel bir eş -çok mu sıradan-..... Ve tüm bunların inanılmaz pahallı tamamlayıcı aksesuarları.. Artık olgun insanlarız ya! sorumluluklarımız daha da arttı.. Çok çalışmalıyız çoook... Dinlenmek bile ödevlerimizden birisi haline geliverdi.. Bir an önce tatillerimizi bitirip te iş yerimize dönmeliyiz.. Dinlenebilmek için çalışıyorduk desem; kelime anlamı ile ne kadar absürd olacak değil mi?!.. Ölmek için yaşamak gibi... güzel bir betimleme oldu bence... Neysem..

73-4 ; GaziAntep, 2007 © TOA

>>>>Gene yelken açıyorum, Ege kıyılarına.. O çok sevdiğim Eski Foça ya gidiyorum.. Eski arkadaşlarımı görmeye.. Demir atacağım yine yaşam düşünü kurduğum bir tatil kasabasına.. Gene Ege kıyılarındayım dostlar, geçip gidecek bir yabancı olarak.. Kısa bir zamanı daha satın alarak uzaklaşacağım gerçeklerden.. Gençliğini satarak, yaşlılığımın rahatlığını satın almaya çalışırken bile.. Zamanı da satın alarak yaşlanmadığımı; hala keyfimce, kaybetmediğim tutkularım ile yaşayabildiğimi kendime hatırlatacağım.. Yaşasın! Ben Tatil e gidiyorum.....

Çarşamba, Haziran 20, 2007

Dağılmış...

>>>>Yine taşındım yeni bir ev e.. Her şeyim yine her yerde.. Dağılıp dağılıp toparlanmaya çalışmak için mi olacak tüm çabam; bilmiyorum.. Göçebe yüreğim.. Dağılıyor birden bire.. Geçmişimin anlamsız talepleri, keşke’ leri... Kırılmışım galiba.. Dağlıyor içimi, boş yere edilmiş gereksiz sözcükler.. Toparlanmak istemez ya bazen gönül.. İşte öyle ruhsuz ve kederli... Gereksiz bir sıcakta var bu gece.. Bezginlik her yerde sanki.. Kafamı önüme eğmişim.. Klavyem önümde.. Geçirdiğim günlerin muhasebesi.. Muhasebeci.. Yaşamın Alacak ve borçlar dengesi.. Paylaştıklarım.. Kendilerince akıllarına sığdıramayıp, nedenlerini sorgulayanlar.. “Neden açılıyorsun ki hemen insanlara; korkutuyorsun!” diyen bir kardeş.. Doğru ya kasa alacak vermemeli.. Yaşamı anlayışımız?.. Alışlar ve verişlerden ibaret sanki her şey.. Bazı saflarımız ise düzensiz bir halde dizi dizi, verişler ve yine verişlerde..

Beklemek ; GaziAntep, 2007 © TOA

>>>>Döndükçe dünyam benim etrafımda, ne anlatmak zorunda ne de mecburiyetinde bir çocuk olacak karşılarında.. Paylaşabilmek cesaret işi kimine göre.. Sorgulayabilmek ise belki de o kadarda zor değil.. Sebepler ve doğan sonuçlar.. Görebilmek gerek bence.. Sorgulamak, Mutlu olabilmek içinse; Mutlu edebilmek gerek önce..